FAZLA KELÂM…

Kalbini bilen dilini anlar. Fazla kelam, harflere zulüm.”, sosyal medyada çokça kullanılan söz… Sözün kaynağı belli değil… “Herkes kalbinin dilini anlar. Fazla söz, harflere zulümdür.” sözü, Mevlana Celaleddin-i Rumi’ye ya da Şems-i Tebrizi’ye ve internet paylaşımlarında Cahit Sıtkı Tarancı, Attilâ İlhan, Şükrü Erbaş ve Necip Fazıl’a atfedilmekte… Sözün, kimin tarafından söylendiğinin fazlaca önemi yok… Söz, derin anlamlı ve içten… Gereksiz konuşmanın, ifadeyi zayıflattığını vurgulayan bu söz; sözün özü… Mâlum, gerçek anlayış ve sevgi, kalpten kalbe olan bir iletişimle mümkün… Eğer iki kalp birbirini anlıyorsa, fazla söze ve açıklamaya gerek yok… Fazla sözcükler, asıl anlamı taşıyan harflere yük olur, onları asıl amacından saptırır ve anlamı yok eder… İşin özü, sadelikte ve samimiyette…

Sözün özünü, Şems-i Tebrizi’de ve Mevlana Celaleddin Rumi’de görüp anlayabiliriz… Dilden ziyade kalp ve hâl dilinden dökülenler önemli… Gerçek iletişimde söze pek ihtiyaç duyulmaz, kalp diliyle bağlantı kurulur… Bu, “Özü söyle, özü dinle. Fazla laf kalbe perde, mânâya zulümdür.” demenin daha zarif, derin ve farklı versiyonu… “Az sözle çok şey anlat, sözün özü gönüldedir; fazla söz gönlü yorar.” (Mevlana Celaleddin-i Rumi)… Söyleyecek sözü olmayanlar, lafı eveleyip gevelerler; bozuk plak gibi hep aynı şeyi tekrar tekrar söylerler… Marifetmiş gibi hiç süzmeden iktibas (alıntı) yaparlar… Fikretmek yerine, belli fikir etrafında dolap beygiri misâli döner dururlar… Emek sarf etmezler… Sonra da fikrin değerini tek bilen olarak ahkâm keserler… Hâlbuki fikrin, zikrin ve şükrün kaynağı, mikyası (ölçüsü) belli… İslamda dinî hükümlerin dayandığı kaynaklar (edille-i şer'iyye), net… Kitap (Kur’an), sünnet (Peygamberimiz Hz. Muhammed’in söylemiş olduğu söz -kavli sünnet, hadis; eylem ve takrirleri -susarak onaylaması), icma ve kıyas... İcma; bir hâdisenin dinî hükmünü ortaya koymak konusunda fakihlerin (dinî konularda bir şeyi iyi bilen, iyi anlayan kimselerin) görüşlerinin bir noktada birleşmesi… Kıyas; bir olayın dinî hükmünü ortaya koymak konusunda bir fakihin şahsî görüşü… Zaruret olmadıkça, kıyas yapılmamış… Vehimlerin ‘fikir’, rutin hâle gelen ritüellerin ‘zikir’ ve sıradan sözlerin terennüm edilmesinin ‘şükür’ zannedildiği hengâmede; seviye eksildikçe, dibe vurdukça, ‘yükseldik, doruk noktasına çıktık’ zannedilir… Gönülden gönüle köprüler kurulmadıkça, ne yapılsa ne edilse ve pek çok kelâm söylense de boş…

Gereksiz ve fazla kelâm, itibârı aşındırır… Bir kişinin sürekli konuştuğu, boş vaatlerde bulunduğu veya sözünü tutmadığı durumlarda, diğer insanların ona duyduğu güven azalır… Bir sözün kıymeti, o sözün içinin doldurulmasıyla ve dayanağının sağlam olmasıyla artar… Ne kadar çok ve gereksiz konuşulursa, söylenen şeylerin etkisi ve ağırlığı o nispette azalır… Fazla konuşmak, dinlemeyi engeller; dinleyen kişide kendisine değer verilmediği intibahı bırakır… Bu, iletişimde ve ilişkilerde insanlar arasındaki bağları zedeler… Sürekli konuşmak; planlara ve hedeflere odaklanılmasına ve harekete geçilmesine engel olur… Üslupsuz ve usturupsuz konuşmak da, son derece vahim… Az kelâm ile üslupsuz ve usturupsuz konuşulması, fazla kelâm sarf etmekten daha çok muhatabı yaralar… Unutmayalım, söz ağızdan çıkana kadar bizim; çıktıktan sonra bizim değil… Sarf edilen her bir kelimenin, bir köprü olduğu bilinmeli… Gerçekten, hissettiğimizi göstermeden ifade etmek, söz ustası olmaya bağlı… Beden dilinin sustuğu yerde, kelimelere çok iş düşer… Gözler olmadan görülmek ve anlaşılmak istiyorsak, gönül dili devreye sokulmalı… Söylediklerimiz ile yaptıklarımız, birbiriyle örtüşmeli ki, iletişim etkin, sağlıklı, doğru ve sürdürülebilir olsun… Her bir sözün fazlası ve az da olsa düşüncesizce söylenmişi; kurusıkı söylem… Kurusıkı söylem; içi boş, iddiası büyük lâkin gerçekte bir karşılığı olmayan ya da uygulanabilirliği zayıf olan ifade… Kurusıkı söylem, etkileyici görünmek maksadıyla ortaya atılan, somut bir dayanağa veya eyleme dönüşme potansiyeline sahip olmayan lakırdı... ‘Biz her şeyi hallederiz, hiç merak etmeyin!’, ‘Bu defa kesinlikle en iyisini biz yapacağız!’ vb. söylemdir kurusıkı… Böylesi atıp tutma, kulağa umut verici gelse de, fazla tekrarlandığında güvenirlilik kaybına yol açar… Önemli olan, söylenen her ne ise, onu eylemlerle desteklemek ve gerçekçi hedefler belirleyebilmek… Kurusıkı söylemden daha tehlikeli olanı, kurusıkı insan… Kurusıkı insan, dilli düdüktür, boş iddialarda bulunur, sözleriyle büyük ancak eylemleriyle küçük kalan işler yapar… Çevrelerine büyük bir güven ve güç izlenimi vermeye çalışır, gerçekte sözlerinde durmaz ve somut sonuçlar elde edemez… Söyledikleri şeylerin çoğu gerçekleşmez ve sadece sözde kalır… Kendini, daha önemli, güçlü veya yetkin göstermek için sürekli abartılı konuşmalar yapar… Yetenek ve becerilerini, olduğundan büyük göstermeye çalışır… Söyledikleri büyük laflara rağmen, eyleme geçmez… Kurusıkı insanlardan kurtulmak için, toplumsal farkındalığın artırılması gerek… Fazla kelâm ile zihinlerin bulandırılmasının önlenmesi gerekli… Meselâ, politikacıların vaatlerinin ve geçmiş performanslarının sorgulanması lâzım… Medyanın, popülist söylemleri eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmesi ve böylece içi boş fazla kelâm sarf edenlerin etkilerinin sınırlandırılması lâzım… Köklü çözüm ise, siyaset kurumlarının liyakatinin ve şeffaflığının sağlanması olsa gerek… Sorgulayan, araştıran, millî değerlerini önceleyen, dezenformasyonu algılayabilen ve gerçekleri değerlendirebilen insanların çoğalması, kurusıkı insanlara geçit vermez…

Kim, fazla kelam söyler? Dilli düdük olan… Edep-terbiye-ilim-irfan-izan-idrak yoksunu olan… Büyük-küçük bilmeyen… Her bir şeyin ilacı, sevgi ve saygı… Sosyal ilişkilerimizin temeli sevgi-saygı kaidesi üzerine inşa edilmeli ki, her bir davranışımızın ayarı olabilsin… Ne sevgisiz saygı ne de saygısız sevgi… Saygı, sevginin tamamlayıcısı… Sevginin olduğu yerde saygı olmalı… Hem sevgi hem saygı olmalı ki, kendimizle ve her bir kimseyle barışık olabilelim… Bir adım ötesi, şık olan tarz, elinden dilinden emin olunan olabilmek… “Müslüman, dilinden ve elinden (diğer) müslümanların (emin ve) selâmette bulunduğu kimsedir. Muhacir ise, Allah-u Teâlâ’nın yasakladıklarının (kaçınıp uzaklaşan ve) hicret eden kimsedir.” (Hadis-i Şerif)… Toplumdaki iletişimi felç eden davranış biçimi olan ‘büyük küçük bilmezlik’, âdâp usûl bilmezlik; güvenin ve huzurun yok olmasına ve sonrasında kargaşaya sebep… ‘Atar’ yapma şeklinde tolere edilmeye çalışılan ‘büyük küçük bilmezlik’ ile başlayan her bir davranış bozukluğu düzeltilmeden, hiçbir sorun halledilemez… Kadim medeniyetimizde ve Japon kültüründe usta-çırak ilişkisi, büyük-küçük ve hâd bilmenin nasıl olması gerektiği hakkında çok güzel misâller var… Bunu özetleyen özlü sözler: “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.” (İsra, 17/84)… “İlim bil, irfan bil, söz bil. İkram bil, kural bil, doyum bil. Usûl bil, âdâp bil, sınır bil. Yol bil, yordam bil. Hâl bil, ahvâl bil, gönül bil. Çok konuşma, boş konuşma, kem konuşma. Mert ol, yürekli ol. Kimsenin umudunu kırma.” (Şeyh Edebâli)… Japonlar, insanın üç yüzünün olduğunu söylerler; dünyaya gösterdiği yüzü, yakın arkadaşlarına ve ailesine gösterdiği yüzü ve kimseye göstermediği yüzü… Üçüncü yüz, gerçekte kim olduğumuzu anlatan yüz… Üçüncü yüzü görmememizi sağlayan emare ise, fazla kelâm ve az da olsa maksadını aşan densiz kelâm…

Fazla kelâmdan kurtulabilmek için, gerçek kelâm ehline ihtiyaç var… Kimdir kelâm ehli? İslam düşüncesinde kelâm ilmiyle uğraşan -dinî inançları aklî ve naklî delillerle ortaya koyan âlimler… Kur’an ve hadis gibi naklî kaynakların yanı sıra mantık ve felsefî yöntemlerle inançları dillendiren bilginler… Bid’at fırkalarına (sapkın görüşlere) karşı mücadele veren aydınlar… İmam Mâtürîdî, İmam Eş’arî, İmam Gazzâlî, İbn Haldûn ve niceleri… Kelâm ehli, her bir meseleyi taklit yoluyla değil, araştırma ve delil yoluyla halletmeye çalışmışlar; hurafe ve batıl inançlara karşı durmuşlar ve kelâmı, yerli yerince kullanmışlar… Selam, sevgi ve saygılarımla.