Asil ve vekil... Hukukta, siyasette, ticarette ve gündelik hayatta asil ve vekil, insan ilişkilerini belirleyen iki görev ve sorumluluk... Asil, kendi adına konuşur; vekil, başkası adına... Asil, asıl olan; kararın, yetkinin ve iradenin sahibi... Vekil, asilin iradesini taşıyan, uygulayan ve görünür kılan kişi... Vekil, asilden daha görünür olan... Vekil, kendisini asil zannetmeye başladığında bozulma başlar... Zira vekâlet emanet demek... Emanet, sınırsız güç değil, sınırlı sorumluluk... Birçok kriz, vekilin kendisini asil yerine koyması yüzünden... Makamın sahibini unutup makamın kendisi olduğunu sanmak; temsilin geçici olduğunu unutup onu kalıcı kimlik hâline getirmek; çok büyük yanılgı...

Dil, kalbin vekili; göz, ruhun; yüz, iç dünyanın... Bir insanın sesi, düşüncesinin vekili... Vekil, gerçeğin yükünü tam taşıyamaz... ‘İyiyiz’ deriz, ancak iyi olmayabiliriz... Yüzümüz, güler, ancak kalbimiz ağlayabilir... Temsil ile hakikat arasındaki farkı fark edebilmek önemli... Bir resim, gerçeğin vekilidir, lâkin gerçeğin kendisi değil... Nasıl ki, gölge insan değilse; vekil de öyle... Gölge, var olmanın işareti... Bu nedenle, gölge olmadan varlıktan söz edebilmek gayrimümkün... Her bir şey, vekâlet üzerinden yürütülmekte... Makam sahiplerine değil, makamların hangi aslı temsil ettiğine bakmak lâzım... Tasavvufta insan, emanet taşıyan varlık... İnsan, yeryüzünde mutlak asil değil, geçici vekil... Sahip olduğunu düşündüğü beden, mal, güç ve zaman bile, insana bir süreliğine verilmiş... Bu, tevazuya neden hâl... İnsan, mutlak sahip değil; emanetçi... Günümüzde insan vekilliği unutup, kendisini mutlak merkez ilan etmekte maalesef... Bu yüzden güç arttıkça sorumluluk değil, çoğu zaman ego büyümekte... Para, insanın vekiliyken insan paranın vekili hâline dönüşmekte... Teknoloji, hayatı kolaylaştırmak için... İnsan, teknolojiye hizmet etmekte...

Asil–vekil, yalnızca hukukî bir terim değil; insanın kendini, toplumu ve dünyayı anlama biçimi... Her birimiz, neyin vekiliyiz? Öfkenin mi?Vicdanın mı?Hakikatin mi?Çıkarın mı? Gerçek değerimiz, sahip olduğu güçte değil, temsil ettiğimiz anlamda... Gerçek asaleti belirleyen şey, makam değil; emaneti taşıma tarzımız...Asil-vekil İkilemi, kurumsal yönetişimde çıkar çatışmaları ve çözüm arayışları demek... Ekonomide ve işletme literatüründe en köklü yapısal sorun, mülkiyet ile yönetimin birbirinden ayrılmasıyla ortaya çıkan asil-vekil ikilemi... Bu; bir tarafın, bir işi kendi adına yürütmesi için başka bir tarafı yetkilendirdiği her türlü hiyerarşik ilişki... Asil ve vekil her zaman aynı çıkarları ve hedefleri paylaşmaz... Vekil, ya asilin çıkarlarını korumak için mi hareket eder ya da elindeki yetkiyi kendi kişisel kazancını, prestijini veya konforunu maksimize etmek için kullanır... Sonuçta, asil-vekil ilişkisi, bu ikilemi derinleştirir ve çözümsüzlüğe iter... Vekil, operasyonun ve işin detaylarına asilden her zaman daha hâkimdir... Günlük kararları alan, piyasayı doğrudan gözlemleyen ve veriyi elinde tutan vekildir... Asil, vekilin performansını, çabasını ve niyetini anlık olarak izleyemez... Bu, vekile kendi çıkarları doğrultusunda hareket edebileceği gizli bir alan oluşturur... Bir şirketin hissedarı (asil) uzun vadeli değer artışı ve kârlılık hedefler; CEO (vekil) kısa vadeli primleri maksimize eder ve şirketin büyüklüğünü kullanarak sektörde kendiitibarını artırır... Bilgi asimetrisi ve çıkar çatışması bir araya geldiğinde; kendi yetenekleri, iş ahlâkı ve geçmiş başarıları hakkında ‘asil’e yanıltıcı veya abartılı bilgiler sunabilir...

Asil, elindeki kısıtlı bilgiyle en iyi vekili seçtiğini düşünür... Sorun, ilişki kurulduktan ve yetki devredildikten sonra ortaya çıkar... Vekil, asilin kendisini her an izleyemediğini bildiği için işleri savsaklayabilir, şirket kaynaklarını kişisel lüksü için harcayabilir ve şirketin geleceğini tehlikeye atacak ancak kısa vadede kendisini başarılı gösterecek manipülatif kararları alıp uygulayabilir... Asil-vekil ikilemi sadece teorik bir düzlemde kalmaz; ekonomiyi büyük krizlere mâruz bırakır... Asil-vekil ikilemini tamamen sıfırlamak imkânsız... Vekili denetlemenin de bir maliyeti var... Bu maliyet; izleme ve denetim sistemlerinin kurulması, vekili motive edecek prim yapıları ve vekilin sadakatsizliğinden doğan artık kayıpların toplamı... Doğru yönetişim mekanizması ile bu maliyetleri minimize etmek mümkün... Meselâ, vekilin çıkarları ile asilin çıkarlarının yasal ve finansal araçlarla eşitlenmesi... Bağımsız dış denetim mekanizmalarıyla ve güçlü yönetim kurulu komiteleri aracılığıyla bilgi asimetrisinin azaltılması... Vekilin ücretinin, sadece süreçlere değil, ölçülebilir ve manipüle edilemez somut çıktılara bağlanması... Bu tespiti doğrulayan sözler: “Bir toplumun en iyi yöneticileri, toplumun en erdemli bireyleri olmalıdır.” (Platon)... “Başarısızlık, cesaretin en büyük düşmanıdır; ama asil vekil, her zaman yeniden denemeye cesaret eder.” (Winston Churchill)...

Kadim medeniyetimizde ‘vekil, asil gibidir’ ilkesi uygulanmış... Bu ilkeye göre, vekâlet konusunda liyâkat, güven ve adâlet öncelenmiş... Kişinin kendi adına hareket etme yetkisi bir başkasıyla paylaşılmış ya da devredilmiş... Vekil, asilin yerine geçtiğinde, onun gibi hareket etmesi gerektiği anlayışı kabul edilmiş... Bu nedenle vekil seçiminde son derece titiz davranılmış... Vekil seçiminde sosyal statü veya soy vb. unsurlar değil, ehliyet ve liyâkat dikkate alınmış... Hz. Ömer döneminde yaşanmış bir hâdise: Hz. Ömer, Mekke valisi Nâfi b. Abdülhâris'e, yerine kimi vekil bıraktığını sormuş... Nâfi, İbn Ebzâ adında azatlı bir köleyi vekil tayin ettiğini söylemiş... Hz. Ömer, Mekke gibi önemli bir beldeye azatlı birinin vekil atanmasına şaşırmış ve bunun sebebini sormuş... Nâfi, İbn Ebzâ'nın Kur'an'ı iyi okuyan, anlayan, miras hukukunu bilen ve hüküm vermeye yetkilibir kimse olduğunu söylemiş...

Bunun üzerine Hz. Ömer, Hz. Peygamber'in “Muhakkak ki Allah Teâlâ, bu kitap (Kur'ân-ı Kerîm) ile bazı kavimleri yükseltir, diğer bazı kavimleri de alçaltır.” sözünü hatırlatarak bu tercihi takdir etmiş... Bu olay, vekâlette temel kriterin ‘bilgi ve adâlet’ olduğunu gösteren önemli bir misâl... Vekâlet, hukukî işlem yetkisinin vekile tevdi edilmesi... Kişinin yetkisi dâhilindeki bir işi, hayatta yapılmak üzere başkasına havale etmesi... Emirlik ve ibadet dışı bir hakta başkasını kendine naip yapması, özel hukukî işlemleri kapsaması... Uymamız gereken ölçü ve dua: “Allah (cc), bana yeter, O ne güzel vekildir.”... Vekâlette asıl güvenilip dayanılacak tek makam, Allah... Tevekkül; çaba göstermeyi bırakmak değil; çabanın sonucunu Allah'a havale ederek iç huzurakavuşmak...

Necip Fazıl Kısakürek, siyasî ve toplumsal eleştirilerinde halkın (asıl) kendi değerlerinden kopuk yöneticiler (vekil) tarafından yönetilmesini sert bir dille eleştirmiş... Necip Fazıl’ın dünyasında asıl olan milletin ruh kökü, vekil ise ona hizmet etmekle yükümlü olan araç... Necip Fazıl, bu konuda; “Bizdeki siyasî partiler, asilin (milletin) ruhunu ve iradesini temsil etmek yerine, vekilin asile hükmettiği bir tersine dönmüşlük içindedir.” demiş... Devlet ve millet ilişkisinde asıl olanın milletin inancı ve ruhu olduğunu ifade etmiş... ‘Sakarya Türküsü’ şiirinde “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya! Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!” diyerek, öz haklarını kaybetmiş yabancı durumuna düşürülmüş olan ‘asıl’ın (halkın) sitemini dile getirmiş... ‘Asıl ve vekil’ kavramını, ezilen-sömürülen halk perspektifinden değerlendirenNâzım Hikmet Ran’ın demokrasi tiyatrosunu eleştirdiği meşhur sözü: “Asıl olan halktır; vekil ise onun yalnızca hizmetkârı. Eğer bir memlekette vekil, asilden daha lüks içinde yaşıyor ve ona tepeden bakıyorsa, orada demokrasiden değil, ancak bir aldatmacadan söz edilir.”...

Asil ile vekil arasındaki ilişki; güven, liyakat ve sorumluluk ekseninde olmalı... Bir vekilde aranan en önemli özellik, asil olması,asaletli olması ve aslına uygun davranabilmesi ve ona lâyık olması... Selam, sevgi ve saygılarımla.https://bit.ly/muzafferceven